Kod Dostu

Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir. Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir! Sultan II.Abdülhamid

31 Ağu 2013

ÇALDIRAN ZAFERİ, 23 AĞUSTOS 1514



ÇALDIRAN ZAFERİ, 23 AĞUSTOS 1514

Çaldıran'da 23 Ağustos 1514'te yapılan savaşta Osmanlı Ordusu büyük bir zafer kazanırken, Safeviler bozguna uğradılar. Şah, kaçarak hayatını zor kurtardı. 

Yavuz yoluna devam ederek Tebriz'e girdi. Şehirdeki birçok sanatçı ve ilim adamı İstanbul'a gönderildi. Bu zafer sonucunda Şah İsmail eski prestijini kaybetti. Bu sayede Doğu Anadolu'da Osmanlılar için bir tehlike kalmamış oldu. 

1514 Çaldıran Zaferi, Safevi İran'ın 19 yıl kendisine gelmesini engellemişti. Doğu'daki bu durum, Osmanlı'nın Batı'daki fetihlerini kolaylaştırmış, Macarlara karşı çok daha etkili bir şekilde hareket etmesine zemin hazırlamıştır. 

Tarihçiler bir gerçeği şöyle ifade ederler; "Batı'ya doğru harekete geçen Osmanlı eğer İran'la uğraşmamış olsaydı, 16. asırda bütün Avrupa Osmanlı siyasetinin oyuncağı hâline gelebilirdi."

ALINTI...

Abdestsiz nöbet tutmam diyen asker Osmanlı Hikayeleri



Abdestsiz nöbet tutmam diyen asker 
Osmanlı Hikayeleri

Sultan İkinci Abdülhamid Han zamanında, Sarayda gece gündüz nöbet tutan hassa askerleri vardı. Bu nöbetçilerin geleneksel olarak geceleyin bir seslenişleri yankılanırdı etrafta: 

- Kimdir o? 

- Kim var orda?.. Hiç kimse yoktur ama onlar sanki birilerini görüyormuş gibi, belli aralıklarla hep seslenirlermiş... Böylece devamlı uyanık durduklarını ve vazife başında olduklarını duyururlarmış. Ayrıca bu askerler her saat başı nöbeti başka arkadaşlarına devrederlermiş. Bir gece, yine nöbet yerinden sesler duyar Padişah: 

- Kimdir o?

- Kim var orda?.. 

Aradan 1 saat geçmesine rağmen, yine aynı ses bağırır: 

- Kimdir o? 
- Kim var orda?.. 

Padişah'ın dikkatini çeker. Bu ses, bir saat geçtiği halde değişmemiştir. Halbuki her saat başı nöbetçi değişmelidir. Bir müddet bekler ve tekrar sese dikkat kesilir. Hayret, ses önceki sestir. Nöbetçi niçin değişmemiştir? Sultan Abdülhamid Han, hemen ilgilileri çağırtır ve durumu öğrenmek istediğini söyler. Çünkü kendisine karşı düzenlenmiş müthiş bir bombalı suikasttan kıl payı kurtulmuştur. Ve bu olay daha çok yenidir. Acaba yine bir Ermeni oyunu mu tezgâhlanıyor?

Biraz sonra saatinde değişmeyen nöbetçi, Padişah'ın huzurundadır. Heyecan ve korku ile yüzü yerde beklemektedir. 

Padişah sorar: 

- Sen kaç saattir nöbettesin? 

- Bir buçuk saate yaklaştı, Hünkârım. 

- Niçin saat başında vazifeni devretmedin? 

- Hünkârım, benden sonraki arkadaş rica etti, onun yerine de nöbet tutuyorum. 

- Niçin? Neden usulü çiğniyorsun? 

O yiğit Mehmetçik utançla indirir mübarek başını. Ürkekliği iyice artar, söylemek istemez. Fakat Padişah'ın ısrarı üzerine şöyle konuşur: 

- Padişah'ım, benden sonraki nöbetçi ihtilâm olmuş. "Ben bu halde iken Halife-i Müslimîn'in korunmasında vazife alamam. N'olur, sen benim yerime de nöbet tut, sonra da ben senin yerine tutarım" dedi. Ben de kabûl ettim. 

Mehmetçiğin bu inceliği Sultan Abdülhamid Han'ın çok hoşuna gider. Sabahleyin hemen gusülsüz nöbet tutmayan askeri huzuruna getirtir. Geceki davranışından duyduğu memnuniyetini ifade eder.

ALINTIDIR



Halifeliğin kaldırılmasıyla Türkiye, İslâm dünyasının merkezi olmaktan çıkmıştır.

Osmanlı Düşmanlığının Böylesi

Cumhuriyet'in ilanından sonra 3 Mart 1924 tarihinde 431 sayılı kanun ile Hilafet'in kaldırılıp Osmanlı hanedanına mensup kimselerin yurt dışına sürgün gönderilmesine karar verildi.

Bu konunun mecliste görüşülmesi sırasında bazılarının hiç olmazsa kadınların memleketten çıkartılmamasına dair bir teklif ileri sürmesi üzerine, mecliste bulunan bazı meb'usların masaların üzerine çıkıp tepinerek "Olamaz!" diye haykırırlar.

Topçu İhsan namındaki ecdad düşmanı kendini bilmez birinin de : 

"Osmanlı hanedanının hepsi sürülmelidir. Ne erkeği kalsın ne kadını... Hatta ölülerinin kemiklerini bile mezarlarından çıkarıp atmak lazım gelir." deme utanmazlığını göstererek, Horasan'dan kopup gelerek Söğüt'e yerleşip oradan da koca bir cihan devleti çıkaran Osmanlı Hanedanı için böylesine haysiyet kırıcı teklifler ortaya atmışlardı.


Müftüoğlu, Mustafa; Tarihi Gerçekler cilt 2, Seha Neşriyat, İst.93 S: 234.
Kaplan, Mustafa; Kemalizm ve İslamiyet, İttihat Yay., İst.93, S:93.

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Laik Türkiye Müslümanları artık İngiliz İmparatorluğu için tehlike olmaktan çıkmıştır.

Ronald Lindsay, Dönemin İngiliz Sefiri Halifeliğin kaldırılmasıyla Türkiye, İslâm dünyasının merkezi olmaktan çıkmıştır.

 Ne olursa olsun halifelik İslâm cemiyetinin en birleştirici ve İslâm’ın geçmişi ile en güçlü bağı idi.

 Türkiye, batılılaşmanın nimetlerine karşılık, İslâm'ın manevî liderliğini bırakmıştır.

Arnold J. Toynbee, İngiliz Tarihçi

Türkiye, halifeyi tekmelemekle, bugüne kadar kurulmuş bütün dinî geleneklerden kurtuldu.

Boston Times, 1924

-----------------------------------------------------------------

HALİFEYİ TEKMELEMEKLE DEMEK İSTEDİĞİ  AŞAĞIDAKİ MADDE MADDE 
OLSA GEREK...

HİLÂFETİN İLGASINA VE HANEDANI OSMANİNİN

TÜRKİYE CUMHURİYETİ MEMALİKİ HARİCİNE
ÇIKARILMASINA DAİR KANUN (1) (2)
Kanun Numarası : 431
Kabul Tarihi : 3/3/1924
Yayımlandığı R. Gazete : Tarih : 6/3/1924 Sayı : 63
Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3 Cilt : 5 Sayfa : 323


Madde 1 – Halife halledilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen  mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır. 




30 Ağu 2013

Osmanlı Dönemin'de Sivas’ta kışın kar ve buzdan yerlerde yiyecek bulamayan kuşların ölmemesi için buz ve kar üzerine darı vakfı Kurulduğunu Biliyor muydunuz ?

Osmanlı’da Kadın Hayatı



Osmanlı’da Kadın Hayatı

Batı’nın Osmanlı kadınına bakışı “Harem” eksenlidir.

Osmanlı sarayındaki haremi bir “Mutsuz kadınlar hapishanesi” olarak algılamışlar, haremdekiler hakkında fantastik hikâyeler uydurmuşlardır.
Oysa harem, yabancı yazarların hiç görmeden yazdıkları seyahatnamelerinde anlattıkları gibi, bir “mutsuz kadınlar hapishanesi” değil, öncelikle padişahların evidir.

İkincisi: Kadının dikkat, liyâkat ve zekâsına göre yükseldiği bir “Kadın Üniversitesi”dir (Erkeklerinki de Enderun’dur).

Yedi-sekiz senelik mecburi bir eğitim sürecinde çeşitli sınavlardan geçtikten sonra, “çırak” çıkarılanlar (birisiyle evlenip haremden ayrılan cariyeler) yerleştikleri semtin öğretmenliğini yapar, o semtin kadınlarına ve kızlarına okuma yazma, edep-erkân, hayır-hasenat, nezaket, görgü, Kur’an-ı Kerim, biçki-dikiş, nakış, oya, dantel öğretirlerdi.

“Saraylı Ana”nın konağında haftanın belirli günleri yapılan “kadın kadına” toplantılarda güzel sesli hafızlar Kur’an okuduktan sonra, çeşitli kitaplar okunur ve okunan metin üzerine ciddi tartışmalar gerçekleşirdi.

Böylece “Saraylı Ana”nın konağı bir nevi “Halk Üniversitesi”ne dönüşürdü. Mahallenin kadınları ve kızları da bu “üniversite”nin öğrencileri olur, bu sayede bilgi ve görgülerini artırırlardı.

Zaten kitap okumak, Osmanlı saray kadınının tutkusuydu. Padişah eşlerinin ve kızlarının özel dairelerinde, haremde bulunan genel kütüphanenin dışında mutlaka bir kitaplık bulunurdu.

Çocuklarımızın doğru düzgün yetişmemesinde, sanırım kadının kitaptan kopuşunun büyük rolü var. Bilgisiz ilgi, çocukların geleceğini inşa etmiyor!
Malum “Yuvayı dişi kuş yapar.”

Atasözü deyip geçmeyin: Bilirsiniz, atasözleri hayatın içinde damıtılmış tecrübeleri yansıtır. Bu bakımdan önemsenmelidirler.

Önemsediğim atasözlerinden biri de işte bu “Yuvayı dişi kuş yapar” sözüdür. Bu atasözünde, toplumun oluşumunda kadının konumu vurgulanıyor.

Onu “ailenin bel kemiği” yapıyor.

İsveçli Prof. Gaston Jezz bu gerçeği keşfedebilmiş nadir Avrupalılardan biridir. Şöyle diyor:

“Ben Batılı bir âile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden âile nizâmını alınız, geriye hiçbir şey kalmaz.”

Bu nizamın mimari kadındır ve bunun için de baş tacıdır!
A. L. Castellan ise şöyle diyor: “Türkler başkalarının kadınlarına azami derecede hürmet ederler ve gezinti yerlerinde tesadüf ettikleri kadınlara gözlerini dikip bakmayı haram sayarlar.”

Mareşal Moltke’nin söylediklerine de bir göz atalım:
“İtiraf etmeliyiz ki; bizde bir genç kız, nişanlılıktan evliliğe geçince bir derece daha itibardan düşer. Çünkü şehvetperest erkeklerin âşıkane iltifatları kesilir. Şarkta ise evlilik, kadını yüceltir; zira evin tek hâkimi kadındır.”

Mareşal Moltke’nin sözlerini yüksek sesle tekrarlayalım:
“Evin tek hâkimi kadındır.”

Evin hâkimi olan topluma da hükmeder!

Demek oluyor ki, bize öğretilenin aksine, Osmanlı kadını ezilen, horlanan, aşağılanan bir tip değil, saygı gören bir figürdür.

Geleceğin padişahları (şehzadeler) bile onların elinde yetişir.

Yavuz Bahadıroğlu-Yeni Akit


Atatürk’ü Samsun’a Vahdettin Gönderdi


Öyle ya, M. Kemal’in kurduğu rejimde M. Kemal’in düdüğü ötmeliydi… Böylece haliyle, “sözde” tarihçilerin yazdıkları kitaplarda, Osmanlı Devletini tarih sahnesinden silen ve yeni bir devlet kuran M. Kemal Atatürk göklere çıkarılacak, Osmanlı ise kötülenecekti. Eğer Sultan Vahidüddin’in temsil ettiği “Saltanat” kaldırılıp, M. Kemal’in temsil ettiği “sözde Cumhuriyet” kurulacak olmasaydı, doğal olarak kimse Sultan Vahidüddin’e hain damgasını basma ihtiyacını duymayacaktı. Süleyman Demirel’in itiraf ettiği gibi, Osmanlı’yı kötülemeye “mecburdular.”[1] Buna göre padişah -haşa-, “vatanı satmış” bir “hain”, M. Kemal Atatürk ise “vatanı kurtarmış” bir “kahraman” olarak takdim edildi. Ancak ne gariptir ki, koskoca vatanı sattığı iddia edilen Padişah yokluk ve borç içinde hayata gözlerini yumarken, “kahraman” yapılan M. Kemal Atatürk -halkın sefaletine rağmen- debdebeli, lüks bir hayat sürmüştür.[2]

Mekteplerden, daha doğrusu slogan üretim merkezlerinden mezun olan sloganzedelere bunların yalan olduğunu kabul ettirmek, ünlü fizikçi Albert Einstein (Aynştayn)’ın dediği gibi “atom parçalamaktan” daha zordur. Ancak, “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” Hadis-i Şerif’ine muhatap olmamak için, Kadir Mısıroğlu ve Ahmed Akgündüz gibi büyüklerimizin eserlerinden de istifade etmek suretiyle kendi çapımızda hakikatleri söylemek vazifesini ifa etmek durumundayız. Hele M. Kemal Atatürk’ün partisi CHP’de Genel Başkanlık koltuğunda oturmuş olan Bülent Ecevit’in bile, “Vahdettin Hain değildi”[3] itirafından sonra bizim susmamız düşünülemez.

Evet, Sultan Vahidüddin hain değildi ve Enver Paşa başta olmak üzere birçok kişinin karşı çıkmasına rağmen[4] M. Kemal’i Samsun’a göndermiştir. Bunu söyleyince, mekteplerde yavrularımızı kandırmayı kendilerine şiar edinmiş kemalistlerden akıl almaz derecede komik olan şöyle bir itiraz yükseliyor: “Ama efendim, müfettiş olarak gönderdi.”

[4] no’lu dipnot ile ilgili… Enver paşanın, M. Kemal’in Samsun’a gönderilmesine mani olmak için Sultan Vahidüddin’e gönderdiği mektup

M. Kemal Atatürk’e verilen 16 Mayıs 1919 tarihli Ingiliz vizesi

E nâmübarekler, ne olarak göndermesini bekliyordunuz? Ingilizlerin kontrol ettiği ve Samsun’a gitmek için Ingilizler’in vizesine muhtaç olunduğu bir bölgede, padişahın; “Ingilizlere ve müttefiklerine karşı kıyam başlatması için M. Kemal’i Samsun’a gönderiyorum” demesini mi bekliyordunuz? Böyle saçmalık mı olur?

Bilindiği gibi, M. Kemal Atatürk’ün Adana’dan Sultan Vahidüddin’e çektiği telgraf[5] üzerine onun önerdiği Izzet Paşa kabinesi teşekkül etmiş ve yine M. Kemal’in önerisiyle kabinede görev verilmiş olan Rauf Bey (Orbay) Mondros Ateşkes anlaşmasını imzalamıştır. Düşmanlarımız, bu anlaşmanın 7′inci maddesine dayanarak Osmanlı Devleti’ni işgal etmiştir. Bu mütarekeye göre Osmanlı Devleti’nin silahsızlanması gerekmekteydi. Dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin silah kullanması anlaşmayı ihlal etmek anlamına gelmekteydi. Bu yüzden Sultan Vahidüddin, işgal kuvvetlerini aldatmak için M. Kemal’i suni bir memuriyetle, yani resmi olarak “müfettiş”, fakat gerçekte Anadolu’daki kıyamı örgütlemek için Samsun’a göndermiştir. Başka nasıl hareket edebilirdi?

Bu tıpkı Türkiye’nin -gayri resmi olarak- Suriye’deki Beşar Esed diktatörlüğüne karşı ayaklanan halkı madden desteklemesine, ancak uluslararası anlaşmalar nedeniyle kamuoyundan gizlemesine benzemektedir. Örneğin tıbbi yardım adı altında muhalifleri eğiten subaylar gönderilir. Resmi yazışmalarda “sağlık görevlisi” gönderildiği yazarken, gerçekte “subay” gönderilir. Bu böyle olmak zorundadır, aksi halde uluslararası yaptırımların devreye girmesi kaçınılmaz olur. Işte M. Kemal’in Samsun’a gönderilmesi de böyle olmuştur.

M. Kemal Atatürk, Samsun’a “gönderildiğini” zaten Nutuk’ta itiraf etmektedir[6], fakat bunu, o sıralarda Istanbul’da birtakım temaslarda bulunmuş olmasından dolayı bundan rahatsız olan muhaliflerinin kendisini Istanbul’dan “nef’yi ve teb’idi”, yani “yola getirmek maksadıyla sürgün” ettikleri şeklinde yorumlamaktadır. Kısaca ifade etmek gerekirse, Istanbul’da rahat durmadığı ve tehlikeli görüldüğü için uzaklaştırıldığını iddia ediyor.

Eğer Istanbul’daki temaslarından rahatsız olunsaydı ve kendisi mevcut yönetime bir tehlike teşkil etseydi, geniş yetkilerle donatılmış ferman ve külliyetli miktarda parayla Samsun’a değil, diğer tehlikeli addedilen siyasetçiler gibi o da Malta’ya sürülürdü.

Mustafa Sabri Efendi, bu konuda; “Nef’yi ve teb’id edilmesi, kendisinden korkulmakta olması manasını ifade eder ki, bu takdirde kendisinden korkulduğu için daha fazla korkulacak bir hale getirilmek üzere avuçlarının içindeyken serbest hareket edebileceği uzak bir yere gönderilmesi üstelik de onu daha kuvvetli kılan, sıfat, selahiyet ve imkanlarla techiz edilmesi idrak ve iz’an dışı bir hareket olur. Binaenaleyh, kendisine verilen sıfat ve selahiyetler nazar-ı itibare alındığı takdirde gösterilen sebeplerin varid olamıyacağı sarahaten ortaya çıkar.”[7] demektedir.

[8] no’lu dipnotta bahsi geçecek olan telgraf






28 Ağu 2013

ŞEYH ŞAMİL



ŞEYH ŞAMİL: "HÜRRİYETİMİZ, ZULÜM VE KAHRIN DÖKTÜĞÜ KANLARLA KAZANILACAKTIR..!"

Çarlar ölecektir, Petrollarınız vee Katerinalarınız gibi Nikola’da gözleri arkasında gidecektir… Fakat Kafkasya mutlaka kurtulacak, hür ve mesut olacaktır. Allah, Hak ve vatan uğrunda çarpışanlara yardımcı olsun..

Ey Dağıstan ve Çeçenistan Milletleri! Dinleyiniz beni… Ben sizleri para ve menfaat için bu savaşlara sürüklemedim. Bu Allah’ın emridir. Toprağımızı hürriyetimize kavuşturmak ülkümüzdür. Bu emre itaat ediniz. Hiç birimiz kamasını kınına sokmasın.. 

Savaşımız çarların, ruhani reislerin ve eşkiyaların milletimizden gaspettikleri haklarını iade için sonuna kadar devam edecektir…

Söyleyin o Rus Çarına; başında bulunduğum bu kahramanların kalplerinde kökleşen zafer imanı, kökünden kazınmadıkça; en genç muhariplerimle, en ihtiyar naiplerime kadar tek kurşunları ve tek kolları kalıncaya kadar bu mübarek vatanı, son dağına, son köyüne ve en son kaya parçasına kadar karış karış müdafaa etmekten beni hiçbir kuvvet men edemeyecektir. Bu uğurda bütün evlad ve ailemi kılıçtan geçirseniz, en son müridimi yok etseniz tek başıma ve son nefesime kadar; sizinle yine döğüşeceğim. Son cevabım budur!

Ölüm bizi Allah’ımıza kavuşturan en ulvi hadisedir. Dünyaya geldik, O'nun eserlerini gördük , O'nun emirlerindeki isabete inandık, O'nun eserlerine gönlümüzden vurulduk. Şimdi de sevine sevine O'na kavuşmayı özlemeliyiz. Ölüm kafirler için bir azap, bir ızdıraptı. Müslümanlar için bir sürur ve sadet olmalıdır...

Hürriyetimiz, zulüm ve kahrın döktüğü kanlarla kazanılacaktır..!

-----------------------------------------------------------------------

Sonunu düşünen kahraman olamaz.

Söyleyin O Rus Çar'ına; başında bulunduğum bu kahramanların kalplerinde kökleşen zafer imanı,kökünden kazınmadıkça; en genç muhariplerimle, en ihtiyar naiplerime kadar tek kurşunları ve tek kolları kalıncaya kadar bu mübarek vatanı, son dağına,son köyüne ve en son kaya parçasına kadar karış karış müdafaa etmekten beni hiçbir kuvvet men edemeyecektir. Bu uğurda bütün evlad ve ailemi kılıçtan geçirseniz, en son müridimi yok etseniz tek başıma ve son nefesime kadar; sizinle yine dövüşeceğim. Son cevabım budur!...

Arkadaşını affet; affettiğini hatırlama ve hatırlatma!..

Kahrolsun sefil esaret! Yaşasın şanlı ve güzel ölüm!

Vatan istilacılarına isyan edenlerin kırık utangaç hali, benim için, ibadetle 
olanların sert ve dik tavırlarından iyidir.

Ey Allah'ın makbul kulları! Ey vatan dağlarının emsalsiz ziyneti şerefli muhafızlar! Bu vatan sizindir, sizin olacaktır...

Çarlar ölecektir, petrolleriniz ve katerinalarınız gibi Nikola da gözleri arkasında gidecektir... Fakat Kafkasya mutlaka kurtulacak hür ve mesut olacaktır. Allah, hak ve vatan uğrunda çarpışanlara yardımcı olsun...

Ölümü sevgili gibi kucaklayan ve şehitliği susayan insanlara, esaret teklif etmek çok boş ve gülünçtür...

Düşmana karşı diri kedi, ölmüş aslandan iyidir.

Vatanın kurtuluşu ve istiklal yolunda cehd ve cenk gereklidir.

Hürriyetimiz, zulüm ve kahrın döktüğü kanlarla kazanılacaktır.

Bizden torunlarımıza kalacak en büyük miras; Hürriyet uğrunda savaşmak, Hakkı yayma uğrunda can vermek olacaktır. 

Torunlarımız hürriyet ve istiklal uğruna yapılan savaşların kuyruğu değil, başı olmalıdır.

Savaşımız, Çarların, ruhani reislerin ve eşkıyaların milletimizden gaspettikleri haklarını iade için sonuna kadar devam edecektir...

Müslümanlık esasına göre kurulan idare teşkilatı ile diktatörlük bağdaşamaz.

Ben Müslümanım, Müslüman olanlar kendilerini esarete almak isteyen zorba rejimlerle çarpışmak mecburiyetindedir.

Maddi silahlar yalnız başına hiçbir işe yaramazlar.

Müslümanlığı ve vatanınızı kurtarmak istiyorsanız bir tek yolu vardır. 

Düşmanlarınızın ellerindeki öldürücü silahları aleyhinizde kullanmasına izin vermeyiniz.

Müslümanlar zulme dayanan bir devletin esiri olamaz. Zulüm sistemi ile teşkilatlanan Çarlık Rusya'sı da zulümden vazgeçmeli ta baş eğmeli yada ortadan kalkmalıdır.

Çarı büyük görenler Allah'a şirk koşan kafirlerden farksızdır.

Bir naibe gönül bağlarken onda keramet aramayınız. Sadece şeriata saygı beslediğini ve Hak yolunda yürüdüğünü görmek yeterlidir.

Kafkasyalılar! Senelerden beri göğüslemeye çalıştığımız en vahim an gelip çatmıştır. 

Yapabileceğimiz tek iş düşmanla fasılasız ve amansız çarpışmaktır. 

Bugüne kadar harp etmek şeref ve vatan borcu idi. Fakat bugün hepimizin üstüne farz Olmuştur. 

Kafkasya'nın hürriyeti için son kurşununa son kılıcına ve sağlam kalan son bileğe kadar dövüşmeyen kafirdir.

 Küfrün ve hıyanetin cezası merhametsizce ve derhal ölümdür.

Ölüm bizi Allah'ımıza kavuşturan en ulvi hadisedir. Dünyaya geldik onun eserlerini gördük , O'nun emirlerindeki isabete inandık, O'nun eserlerine gönlümüzden vurulduk.

 Şimdide sevine sevine ona kavuşmayı özlemeliyiz.Ölüm kafirler için bir azap bir ızdıraptı. Müslümanlar için bir sürur ve sadet olmalıdır.

Şehitlerin ruhları yeşil kuş kanatları içinde Allah'a kavuşur.

Vatanınız için öldürünüz şehit olunuz.

Milletim, siz Allah'a karşı çok günahlarla suçlusunuz.

 Siz dini ölüme mahkum ediyorsunuz.

 Namazlarınız, oruçlarınız nafiledir.

 Dualarınız Allah ile bir istihzadır.

 İbadetleriniz O'nu oyalamak arzusundan başka bir şey değildir.

 Evet, namaz kılın, oruç tutun, fakat unutmayınız ki en büyük ibadet gazavattır. 

Ruslar topraklarımızı çiğniyorlar, ben size ancak kurtuluşun savaşta olduğunu söylüyorum. Ruslara ölüm.


Bundan sonra onların mukadderatı çizilmiştir, onları yok edeceğiz, hiç bir kimseye müsamaha etmeyeceğiz.

 Bütün Kafkasya'nın ırmakları gölleri ancak onların kanları ile boyandığı zaman kurtulmuş olacağız.


Ey Dağıstan Ve Çeçenistan milletleri! Dinleyiniz beni... 

Ben sizleri para ve menfaat için bu savaşlara sürüklemedim. 

Bu Allah'ın emridir. Toprağımızı hürriyetimize kavuşturmak ülkümüzdür. Bu emre itaat ediniz.

 Hiç birimiz kamasını kınına sokmasın. Parolamız ölünceye kadar savaş olmalıdır.


Gönüllerden kibri çıkarmak yüce dağları iğne ile kazımaktan daha zordur.

--------------------------------------------------------------------------
ALINTI



Yabancı gözlemcilerin Osmanlıya bakışı 2



Osmanlı Sultanları
Fernand Grenard, Osmanlı Devleti'nin kuruluşu için: "Bu yeni imparatorluğun kuruluşu, insanlık tarihinin en büyük ve en şaşılacak vak'alarından biridir" der ve devam eder: "Onların kaderlerindeki en büyük fevkalâdelik başlangıçları oldu; böylesine büyük bir netice için pek küçük olarak işe başladılar."

Söğüd'ün bağrında sessiz sedasız çimlenen bu filiz kısa zamanda etrafına dal budak saldı ve kökleşti. Öyleki Avusturya elçisi Busbecg'in ifadesiyle "karşılarına çıkmanın çılgınlık sayıldığı bir güç" haline geldiler.

Dünyanın dört bir tarafında başaklar verecek olan bu muhteşem devletin tohumları  gazi-dervişler ve garip-yiğitler tarafından atılmıştır. 


Onların çile ve ızdırapları, alınteri ve gözyaşları ile akıttıkları şehid kanları bir cihan devletinin temelini oluşturmaktaydı.


Mekke Şerifi'nin Kanunî Sultan Süleyman'a cülusu sırasında gönderdiği mektupta "Sizler Efrenç'den (Avrupa) ve emsalinden memleketler fethetmekle, bizden ve bütün İslam sultanlarından üstün bulunuyorsunuz” denilmekteydi.

Osmanlı Sultanları, "Hilâfet-i Kübra"ya sahip olmaları sebebiyle, bütün İslâm dünyâsının hristiyan dünyâsına karşı koruyucusu ve fiilî kuvvet ve kudrete sahip İslâm'ın en büyük sultanı olarak görülüyorlardı.




27 Ağu 2013

Yabancı gözlemcilerin Osmanlıya bakışı- 1





Yabancı gözlemcilerin Osmanlıya bakışı 1

Osmanlıyı Osmanlı yapan sistemdir, kurallardır. Osmanlıda nasıl olacağı belirlenmemiş kural dışı bir iş yoktur. Devlet, kurallar manzumesinden ibarettir. Osmanlı Beyliği daha kurulduğu andan îtibâren hedefini belirlemiş, bu hedefe varabilmek için de askerî, adlî ve mâlî teşkilâtını yenileyerek işe başlamıştır. Bu çalışmalar öylesine göz kamaştırıcı bir hızla ve şuurlu bir biçimde oldu ki, bugün dahi düşünenleri hayretler içinde bırakmakta, bu hareket, dün olduğu gibi bugün de yerli yabancı nesillerin hayranlığını çekmektedir. Nitekim zamanın târihçi, düşünür ve ilim adamları bu hususta şunları söylemektedirler:


 Hoşgörüleri, ister siyâset, ister hâlis insaniyet neticesiyle meydana gelmiş olsun, Osmanlıların, yeni zaman içinde milliyetlerini tesis ederken dîni, hürriyet ilkesinin siyâsetinin temel taşı olarak kabul eden ilk millet olduğu îtiraz kabul etmez bir durumdur. Hıristiyan dünyâsındaki arası kesilmeyen din savaşları ve engizisyona rağmen, Osmanlı idaresinde Hıristiyan ve Müslümanlar, ahenk ve uygunluk, içerisinde yaşıyorlardı...? 
(Gibbons).

Türk ordularında bir bayram namazı seyrettim. Sarıklı başlardan mürekkep, büyük bir topluluk gördüm. Derin bir sessizlik içinde namazı idâre eden (kıldıran) imâmın sözlerini dinliyorlardı. Her safın belirli bir durumu vardı. Ayrı saflar dizildikleri açık sahrada, tıpkı bir duvar gibi uzanıyordu.? 
(Baron von Busbecq)

Sultan Süleymân öyle bir orduyu emri altında bulunduruyordu ki; kuruluşu ve silahları bakımından, dünyânın bütün diğer ordularından dört asır ilerideydi... Her Türk askeri yalnız başına seçkin bir Avrupa taburuna bedeldi.?
 (Benoist Mechin)

Paşasından sokak satıcısına kadar istisnâsız her Osmanlıda  vakâr, ağırbaşlılık ve asillik ihtişamı vardır. Hepsi derece farkları ile, aynı terbiyeyle yetiştirilmişlerdir. Kıyâfetleri farklı olmasa, İstanbul'da bir başka tabakanın olduğu belli değildir... İstanbul2un Türk halkı, Avrupa?nın en nâzik ve kibar cemâatidir. En ıssız sokaklarda bile bir yabancı için küçük bir hakârete uğrama tehlikesi yoktur. Namaz kılınırken bile bir Hıristiyan, câmiye girip Müslüman ibâdetini seyredebilir. Size bakmazlar bile, küstahça bir bakış değil, sizinle ilgilenen mütecessis bir nazar dahi göremezsiniz. Kahkaha ve kadın sesi duyamazsınız. Fuhuşla ilgili en küçük bir tezâhüre şâhit olmak imkân dışıdır. Sokaklarda bir yerde birikmek, yolu tıkamak, yüksek sesle konuşmak, çarşıda bir dükkânı lüzûmundan fazla işgâl etmek, ayıp sayılır.?
(Edmondo da Amicis)



Kur-ân-ı kerîmi tanıyanların zihnine ve hâfızasına nakşedilmiş olan prensipler, onları yeryüzündeki insanların en insâniyetlisi en hayırseveri hâline getirmiştir. Bütün bu faziletlere rağmen Ecnebilerin (Avrupalıların) barbar demesi, yırtıcı bulması, savaşlarına göre hüküm vermesinden ileri gelir. Gerçekten Müslümanlar canlarını esirgemeden savaşırlar, düşmanları aynı zamanda dinlerinin de düşmanıdır. Bu şecâat Türklere sâdece dinlerinden değil, aynı zamanda millî karakterlerinden gelir. Ama bir milletin gerçek karakteri savaş alanının silah gürültüleri arasında tayin edilemez. Türkleri gerçekten tanımak isteyenler, onların faziletlerini değerlendirmeli, törelerin karakter ve fiillerindeki tesirlerini muhâkeme etmeli, onları barış zamânındaki örf ve âdetleri içinde incelemelidir. Filhakika Osmanlı, savaşta ne kadar sert, ne kadar mağrûr ve yırtıcı iseler, barışta da o kadar sâkindirler. En büyük kahramanlıkları gösteren, gözlerini kırpmadan ateşe atılan bu insanlar, günlük hayatlarına döndükleri zaman gerçek karakterlerini alırlar. O zaman onların beşerî duygularla dolu hayırsever kimseler olduğu anlaşılır. İçlerinde en kötüsü en hasisi bile yine de bir vazife olarak iyilik etmekten çekinmez....? 







Fatih Sultan Mehmet

**********

“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

‘İstanbul mutlaka fethedilecektir. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordudur.’

Hadisin geçtiği kaynaklar: Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesei, Tirmizi, İbni Mace.

**********

Fatih'e verilen görev, maddeyi imar idi.
Fatihi Fatih yapan manevi mimar idi.
O Bizans'ı dövmeden, kendi nefsini dövdü.
Başka söze ne hacet, onu Peygamber övdü.!

**********


"Külliyemde inşa ettirmiş olduğum imarethanede şehit askerlerimizin aileleri ve şehrin fukaraları yemek yiyeceklerdir.

Yemek yemeye ve almaya teşrif etmeyen olursa,görevli zatlar yemekleri hava aydınlanmadan,kimsenin sokaklarda olmadığı zamanlarda, kapalı kaplarla evlerine götüreceklerdir.''

[Fatih Sultan Mehmed]

**********

FATİH SULTAN MEHMEDİN BABASINA MEKTUBU

SULTAN MEHMET 12 YAŞINA GELDİĞİNDE.
BABASI SULTAN MURAT TAHTI OGLUNA BIRAKIP MANİSAYA İNZİVAYA ÇEKİLİR.
BU HABER ÜZERİNE HRİSTİYANLAR OSMANLI TAHTINDA BİR ÇOCUK OLDUGU İÇİN HAÇLI ORDUSU TOPLAYIP OSMANLININ ÜZERİNE SALDIRMAYA KARAR VERİRLER.
BU OLAYA HABER ALAN SULTAN MEHMET BABASINI ÇAGIRIR FAKAT BABASI ARTIK PADİŞAH SENSİN DİYE GELMEZ.BUNUN ÜZERİNE SULTAN MEHMET BABASINA ŞU TARİHİ MESAJI YOLLAR.

BABA,
EGER PADİŞAH SİZ İSENİZ GELİNİZ VE ORDUNUN BAŞINA GEÇİNİZ ,
YOK EGER PADİŞAH BEN İSEM SİZE EMREDİYORUM GELİP ORDUNUN BAŞINA GEÇİNİZ.
BU MEKTUP ÜZERİNE SULTAN MURAT GELİP ORDUNUN BAŞINA GEÇER VE HAÇLILARI BİR KEZ DAHA YENİLGİYE UGRATIR

**********

FATİH SULTAN MEHMETTEN İNCE SÖZLER

  İmparatorunuza Söyleyin. Şimdi ki Osmanlı Padişahı Öncekilere Benzemez. Benim Gücümün Ulaştığı Yerlere, Sizin İmparatorunuzun Hayalleri Bile Ulaşamaz.

* Ya Ben Bizans'ı Alırım; Ya da Bizans Beni.

* Fatih Olmasaydım Ulubatlı Hasan Olmak İsterdim

* Yapmak İstediğimi Sakalımın Bir Teli Bile Bilseydi, Sakalımın O Telini Hemen Koparır ve Yakardım

* Bu Dünya Ölümlüdür. Her Fani Gibi Bende Ölümü Tadacağım.

* Dünya Devleti Ebedi Değildir. Fani Cihanda Hiç Kimse de Ölümsüz Değildir. İnsanların Dünyada Nefesleri Sayılıdır ve Ölümsüzlük Kapısı Kapalıdır.

* Hayatım Boyunca ALLAH'ın Emirlerinden Dışarı Çıkmadım. ALLAH'ın Rızasını Kazanmak İçin Uğraştım. Tek Gayem Bu İdi.

* Şeyhim Akşemseddin Hazretleri İle Beraber Yaptığım Zikrin Lezzetine Dünyaları Bile Değişmem. Eğer Şeyhim İzin Verseydi Zikir Yolunu Tercih Eder, Saltanatı Terk Ederdim

Fatih Sultan Mehmed'in Yazdığı Gazellerden Bir Örnek :

" İmtisal-i Cahidü fi'llah olubdur niyyetüm
Din-i İslam'un Mücerred Gayretidür Gayretüm

Fazl-ı Hakk u Himmet-i Cünd-i Ricaullah İle
Ehl-i Küfri Serteser Kahreylemekdür Niyyetüm

Enbiya Vü Evliyaya İstinadum Var Benüm
Lütf-i Hakk'dandur Heman Ümmid-i Feth ü Nusretüm

Nefs ü Mal İle N'ola Kılsam Cihanda İctihad
Hamdülillah Var Gazaya Sadhezaran Rağbetüm

Ey Muhammed Mücizat-ı Ahmed-i Muhtar İle 
Umarum Galib Ola A'da-yı Dine Devletüm " 

Gazelin Günümüz Türkçesine Çevrilmiş Şekli :

" ALLAH Yolunda Şavaşmaktır Niyetim
İslam Dininin Yanlızca Yücelmesidir Gayretim

ALLAH'ın ve Evliya Ordusunun Yardımıyla
Küfür Ehlini Baştan Başa Kahreylemek Niyetim

Peygamberlere ve Velilere Dayanmışlığım Var Benim
ALLAH'ın Lütfundandır Fetih Ümidim ve Kuvvetim

Benliğimi ve Malımı Dünyada Feda Etsem Ne Olur ?
ALLAH'a Hamd Olsun, Var ALLAH Yolunda Savaşmaya Yüzbin Rağbetim

Ey Mehmed ! Ahmed-i Muhtar'ın Mucizeleriyle
Umarım Galip Olur Din Düşmanlarına Devletim "

**********


          BAZI HİKAYELER
**********

Fatih ile İstanbul Kadısı

Fatih Sultan Mehmet hakkında anlatılan güzel hikayelerden birisi Mimar Atik Sinanile arasında yaşanan olaydır. 

Evliya Çelebi’nin aktardığına göre, Sultan II. Mehmet’in FATİH CAMİ  yapımı sırasında mimarın yaptığı yolsuzluğa hiddetlenerek Atik Sinan’ın bir parmağını kestirdiği söylenir.


 İşin esas kısmı bundan sonra olanıdır.
Parmağı kesilen mimar, Fatih’i İstanbul kadısına şikayet eder ve kadı Fatih’i huzuruna çağırır. Fatih’i haksız bulan kadı, Fatih Sultan Mehmet’in de parmağnın kesilmesine kadar verir.

Bunu gören mimar bu adalet karşısında adeta dehşete düşer ve davasından vazgeçtiğini haykırır; ancak kadı kamu hukukunun ihlal edildiğini söyleyerek ısrar edince davacı Atik Sinan ömür boyu maaş ödenmesine razı olduğunu söyleyince karar bozulur. 
Mimar mahkeme salonundan çıktıktan sonra Fatih kaftanının altından bir kılıç çıkararak, kadıya

“Eğer benim padişah olduğuma bakıp bana iltimas gösterseydin senin kafanı bu kılıçla keserdim.” der


 ve Kadı da oturduğu minderin altından bir gürz çıkarıp Fatih’e 


“Eğer sende padişahlığına güvenip hakkı hukuku çiğnemeye yeltenseydin ben de senin kafanı bu gürz ile dağıtırdım.” şeklinde karşılık verir


**********
FATİH SULTAN MEHMET HANIN VERDİĞI HAKLAR

İstanbul fethedildikten sonra Hristiyanlar, Fatih'in verdiği hakların güvencesinde bu şehirde yaşamışlar, bir hukuk ihlali gündeme geldiğinde, Fatih'in sözüne dayanarak haklarını korumuşlardı. Bunun en tipik örneği Yavuz Sultan Selim zamanında yaşanan bir olaydır. Yavuz, Hristiyanlar'ın kendi bölgelerindeki Müslümanlar'a zulümlerine ve Rodoslular'ın acımasız davranışlarına tepki olarak, İstanbul'daki Hristiyanlar'ın ya Müslüman olmalarını veya İstanbul'dan gitmelerini emretti. Dönemin Şeyhülislamı Zenbilli Ali Efendi, sultana "Rahmetli dedeniz Fatih Sultan Mehmed Han bunlara ahd ü âman ve bir ferman vermiş olduğundan sizin yaptığınız bu teklif şer'an caiz olmaz" diyerek karşı çıktı. Yavuz Sultan Selim "Dedem Fatih Sultan Mehmed'in fermanını göreyim" dedi. Patrik, fermanın bir yangından yandığını söyleyince iş bir kat daha zorlaştı. Bu kez Zenbilli, "durumun ispatı da yeter" dedi. Yaşlı yeniçerilerden iki kişi, Divan-ı Hümâyûn'da Fatih'in fetihten sonra yerli halka verdiği söze ve haklara şahitlik edince Yavuz'un emrinin hilafına hüküm verildi. Böylece haksız emir uygulanmayıp, Hristiyanlar İstanbul'da huzur içinde yaşamaya devam etti.
Kaynak;Erhan Afyoncu(Truva'nın İntikamı, Yeditepe Yayıncılık,İstanbul, 2009, Sayfa: 44)

**********
Hazreti Adem’in çocukları
Bir gün Fatih Sultan Mehmet şehri dolaşmaya çıkar.Derken bir vatandaş yanına gelir ve ona:"Hünkarım sizin mal varlığınızın ve saltanatınızın yarısını istiyorum" der.Sultan ona ne hakla istediğini sorar.Vatandaş "sultan ile kardeş olduklarını" söyler.Padişah bu kardeşliğin nereden geldiğini sorduğunda ise ona "ikimizde Hz. Adem'in çocukları değil miyiz? diye cevap verir.Bunun üzerine Fatih yanındakilere adama 1 altın vermelerini emretti.Sonrada Padişah verilen bir altınla hayal kırıklığına uğramış adamın kulağın eğilerek şunları söyledi:"Ey kardeş!Şu 1 altını al ve hemen buradan uzaklaş.Eğer diğer kardeşlerimiz bunu duyarlarsa sana bir altın bile düşmez
**********

Fatih Sultan Mehmet VE Zağanos Paşa 
Zağanos Paşa her ne kadar Paşa olsada,Zağnos Paşa Camii inşaatında ustalar ile birlikte çalışacak kadar alçak gönüllü birisidir.

Bir gün Fatih Sultan Mehmet Balıkesir’i ziyaret ettiği sırada yine Zağnos Paşa, cami inşaatında çalışıyor, Sultan Mehmet yanına geldiğinde sırtına aldığı taşı, iskele ile yukarı çıkarıyormuş.

-”Kolay gelsin Zağanos…” diye seslenmişSultan II. Mehmet. Zağanos Paşa da ona dönmeden ve kimin söylediğini görmeden:
-”Eyvallah Mehmet!” Cevabını vermiş.
Fatih; “Beni görmeden nasıl tanıdın?” diye sormuş. Zağanos Paşa da demiş ki:
-Bana burada kimse Zağanos demez. Paşa derler. Adımı ancak sen söyleyebilirsin. Ondan tanıdım”…

***********

Napolyon’un Fatih hayranlığı:


Napolyon Bonaparte’ın  St. Helen Adası’nda sürgünde olduğu günlerde “Fatih Sultan Mehmet mi büyük, yoksa siz mi daha büyüksünüz?” şeklinde bir soru sorarlar. Fransız hükümdarı derin bir iç çekerek cevap verir:

“Büyüklükte ben onun eline su bile dökemem, çünkü ben, kılıçla fethettiğim yerleri henüz yaşıyorken kaybetmiş bir bedbahtım. Fatih ise fethettiği yerleri nesilden nesle intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır.”

**********

Fatih Sultan Mehmet ile İki Papaz:


İstanbul’un fetheden Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’daki tüm hükümlüleri serbest bırakır. Fakat hükümlüler arasınki iki papaz zindandan çıkmak istemezler. İnsanlara eziyet eden Bizans İmparatoru’na, adaletli olmasını söyledikleri için hapse atılan papazlar, bundan böyle hapisten çıkmamaya yemin etmişlerdir.

Olaydan haberdar olan sultan papazları huzuruna çağırır, hikâyelerini dinler ve onlara şöyle der:

“Sizlere bir teklifim var. Sizler İslam adaletinin uygulandığı bu toprakları geziniz, Müslüman hâkimlerin ve halkımın davalarını dinleyiniz. Eğer hayata küsmenize sebep olan adaletsizliğe burada da rastlarsanız gelip bana bildiriniz ve önceden verdiğiniz kararınız doğrultusunda uzlete çekilerek hâlâ küsmekte haklı olduğunuzu kanıtlayınız.”

Bunun üzerine papazlar zaman kaybetmeden yola çıkarlar. İlk durakları Bursa’dır. Orada bir olayla karşılaşırlar. Bir Müslüman’ın, “Hiçbir kusuru yok” denilerek bir Yahudi’den satın aldığı atın hasta olduğu ortaya çıkar. Müslüman, sabah olur olmaz kadının yolunu tutar. Ancak kadı henüz gelmemiştir. Bir süre boyunca bekleyen Müslüman, kadının gelmeyeceğini düşünerek atını alıp geri döner ve at o gece ölür. Olayı sonradan öğrenen kadı, atın sahibi Müslüman’ı çağırarak şöyle der:

“Eğer geldiğinizde ben makamımda olsaydım, atı sahibine iade edip paranızı alırdım. Ancak zamanında daireme gelmediğim için olayların bu şekilde gelişmesine sebep oldum. O yüzden atın ölümünden doğan zararı ben karşılayacağım.”

Bu olay karşısında hayrete düşen papazlar daha sonra İznik’e geçerler. Bu şehirde de yine bir mahkeme ile karşılaşırlar:

Bir Müslüman’dan tarla satın alan diğer bir Müslüman ekin zamanı gelip de tarlasını sürmeye başlayınca sabanına bir küp altın takılır. Çiftçi altınların hepsini alarak tarlanın ilk sahibine gider ve “Ben senden tarlanın altını değil, üstünü satın aldım. Eğer tarlanın içinde bu kadar altın olduğunu bilseydin bana bu fiyata satmazdın. Al şu altınlarını” diyerek küpü vermek ister.

Tarlanın önceki sahibi ise, tarlayı kendisine taşı ve toprağıyla beraber sattığını söyleyerek altınları kabul edemeyeceğini söyler. Anlaşmaya varamadıkları için iki Müslüman soluğu kadının huzurunda alırlar. Kadı, adamlara çocukları olup olmadığını sorar. Birinin erkek diğerinin ise kız çocuğu vardır. Kadı, bu iki çocuğu nikâhlayarak altını da çeyiz olarak onlara verir.

Bu iki olaya tanık olduktan sonra papazlar İstanbul’a gelerek Fatih Sultan Mehmet’in huzuruna çıkarlar ve şöyle derler:

“Bizler artık bu kadar adalet ve birbirinin hakkına saygının ancak İslam dininde var olduğuna inandık. Bu dinin insanları başka dinden olanlara bile kötülük yapamazlar. Bu yüzden biz zindana dönme kararımızdan vazgeçtik, sizin idarenizde hiç kimsenin zulme uğramayacağına inandık

**********

tih Sultan Mehmed ve yaşlı kadın

Fâtih Sultan Mehmed Han yorulmuştur. Tebdili kıyafetle dolaşıyordur.

 Bir eve girer. Yaşlı bir kadın oturur o evde. Kadın bilmez Padişah olduğunu.


Sultan Mehmed:
-"Teyze, soğuk ayranın var mı?" diye sorar kadına.

Kadın:
-"Tabii evladım var" der ve ayranı getirir.

 Ayranın içi saman çöpleri ile doludur. Sultan yudum yudum, yavaş yavaş içer ayranı ve teyzeye:


-"Teyze, ayranın iyi güzelde, içinde saman çöpleri var. Onlar da ne?" diyo sorar.

Kadın da Sultan Mehmed'e döner şu cevabı verir:

-"Evladım. Baktım yorgun ve terlisin. Birden içme, yavaş yavaş iç, hasta olma diye onları ayranın içine ben koydum."

**********

Hasta Olursun Diye Korktum

 Fatih Sultan Mehmet bir Anadolu seferi dönüşünde, Balıkesir'den geçiyordu. Hava oldukça sıcaktı. Bu sıcaktan herkes gibi Fatih Sultan Mehmet de nasibine düşeni almıştı. Öylesine yorgundu ki ... Kendisini bu halde gören bir köylü kadını bir tas içerisinde ona ayran ikram etti. Fatih ayranın üstündeki saman çöplerini üfleye üfleye ayranı içti. Sonra da kendisini bir ana şefkatiyle seyreden ihtiyar köylü kadına: - Allah razı olsun, dedi. Ama şu saman çöpleri ayranı bir nefeste içmeme engel oldu. Ihtiyar kadın Fatih'in bu sözlerine anne şefkatinin boyutunu gözler önüne seren, şu cevabı verdi: - Oğul ben onları ayranın üzerine kasıtlı koydum. Sen uzun yoldan geliyorsun. Sonra terlemişsin de. Soğuk ayranı bir yudumda içersin de hasta olursun diye koydum. Hasta olmayasin diye böyle yaptım

**********

Fatih Sultan Mehmet'e babasından nasihat

Ey benim sevgili oğlum! 

Bütün varlıkların kulluk eylediği yüce Rabbim, sana verdiği üstün meziyetleri artırsın... 

Ey oğlum!
 Ben, hayatlarını doğruluk üzere geçirenlerin ahiret Âleminin sonsuz nimetlerine kavuşacaklarına inanıyorum. Bunun için Rabbim’e karşı yaptığım ibadetleri, samimi bir şekilde can-ı gönülden yaparım. Ben çektiğim sıkıntıların karşılıklarının, Allah tarafından verileceğine inanıyor ve bu hususta O’na ilticâ ediyorum. Ayrıca O’nun takdirinin benim için büyük bir safâ olduğunu düşünüyorum. Ey oğlum! Her söylenene inanıp aldanmaktan uzak durmak, her durumun içyüzünü öğrenip düşünmek ve kendi gerçeğine yaklaşmak gerek.

Ey oğlum!
 Ara sıra ecdâdımı hatırlarım. Benden sonraki neslimizin âkıbeti hakkında düşüncelere dalarım. Elhamdülilllah bugüne kadar hürmet ve bağlılık görerek geldik; bugünden sonra da aynı şekilde devam etmemizi arzularım. Nasıl doğup geldiysek, yine öylece gidelim isterim... Şunu iyice bilesin ki, herhangi bir şeyin devamı, yalnız kaba kuvvet, kılıç ve kahramanlık zoruyla mümkün değildir. Akıl, tedbir, sabır, ileriyi görme ve yorucu tecrübeler çok mühimdir. Birinci yol, her zaman geçerli olmadığı gibi, mahzurları da çoktur. İkinci yol da tek başına işe yaramaz. Büyük muvaffakiyetler için her ikisini de bir arada yürütmek gerek!

Unutma ki, yüce ecdâdımızın büyük zaferleri, görünüşte kılıcın gölgesinde olmuşsa da hakikatte akıl, mantık ve muhabbet güçleriyle gerçekleşebilmiştir.

Ey oğlum! 
Adâletten hiç ayrılma! Çünkü Allah âdildir ve âdil olanı sever. Bir bakıma sen O’nun yeryüzündeki halifesisin. O, sana lütuflarda bulunmuş ve kullarının başına serdar eylemiştir; bunu unutma!

Ey oğlum! 
Bu dünyada üç türlü insan vardır: Birinci grup, akıl ve fikirleri yerinde, istikbâli az çok gören ve düşünen, hiçbir gayr-i tabiilikleri olmayan kimselerdir. İkincisi, hangi yolun doğru veya eğri olup olmadığını bilmekten uzak kimselerdir. Ancak bu duruma kendi istekleriyle değil, etraflarının tesiriyle düşmüşlerdir. Nasihat edildiğinde doğru yola gelip hakikati kabul eder ve söz dinlerler. Bununla birlikte çoğu zaman da duyduklarına uyarak yaşarlar. Üçüncüsü ise ne kendileri bir şeyden haberdardır, ne de yapılan ikaz ve nasihatlere kulak asarlar. Sadece kendi arzularına uyar ve her şeyi bildiklerini zannederler; bunlar en tehlikeli olanlardır.

Ey oğul! 
Yüce Allah, eğer seni ilk sırada saydığım kimselerden yaratmışsa sevinir, Rabbim’e şükrederim. Yok eğer ikincilerden isen, sana yapılan nasihatlere kulak vermeni tavsiye ederim. Sakın üçüncülere dâhil olmayasın! Onlar, ne Allah’a, ne de insanlara karşı iyi bir durumda değillerdir. Ey oğul! Pâdişahlar, ellerinde terazi tutmuş kimselere benzerler. Ancak asıl pâdişah odur ki, ellerindeki teraziyi doğru tuta. Sen pâdişah olunca, teraziyi doğru tutmanı tavsiye ederim. O zaman Yüce Allah da, senin hakkında hayır murad eder; seni sâlihlerden kılar

**********
ALLAH’IN GAZABINA UĞRASINLAR

Fâtih,İstanbul’u fethettikten sonra şehri geziyordu. Ancak bir yan sokaktan bir inleme işitti. Derhal yanındakilere:

- “Şu inleyen adamı bulup getirin” dedi. Biraz sonra üstü başı perişan, saçı sakalı birbirine karışmış bir ihtiyar padişahın huzuruna getirildi.

Padişah bu zavallıya:

- “Bu ne haldir, sizi neden hapsettiler?” diye sorduğunda, ihtiyar şöyle cevap verdi:-“Muhasara başlayınca imparator beni çağırdı ve Türkler İstanbul’u alacak mı diye sordu. Ben de “alacaklar’, diye söyleyince, beni bu hale soktular.”

Padişah ihtiyara:

-“Peki söyle bakalım, dedi. İstanbul bizim elimizden çıkacak mı?”

İhtiyar biraz düşündükten sonra şöyle cevap verdi:

“Bu güzel şehrin düşmanı çoktur. Ancak sizin aranızda fesat artar, şahsi menfaat ön planda düşünülmeye başlanır, elindeki emvali yabancılara satanlar çoğalır ve yabancılardan medet umanlar artar, işte o zaman İstanbul sizin elinizden çıkar.”

Fatih ellerini yukarı kaldırıp şöyle dedi:

-“Dilerim Allah’tan ki, bunları yapanları Allah’ın kahrı gazabına uğrasınlar.”

Kaynak: Tahsin Ünal, Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi, s, 53

**********
Ahsarla

Popüler Yayınlar Son 7 gün

Sultan İkinci Abdülhamit Han

CHP döneminde

CHP döneminde
CHP döneminde

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *