Kod Dostu

Ben bir karış dahi olsa vatan toprağını satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim de bu toprakları ancak aldığı fiyata verir. Çünkü bu topraklar kanla alınmıştır, kanla verilir! Sultan II.Abdülhamid

30 Eyl 2013

FATİH'E İFTİRA ATMAK



İddiaya göre,Fatih Sultan Mehmed Han komutanları ve vezirleriyle arada sırada ıyş u nuş (içki alemi) edermiş...Fatih'e böyle bir isnatta bulunmak,en hafifinden fitnedir,insafsızlıktır,izansızlıktır!

Peygamber vasiyetini yerine getirmek için canını dişine takan bir Padişah...

Gençliğini bile yaşayamadan Peygamber hatırına ölümün kollarına atılan,bu uğurda tahtını ve hayatını riske sokan bir Padişah...

Rumeli Hisarı'nın mazgallarında Peygamberinin şanlı ismini haykıran bir Padişah...

Allahü Teala'yı kastederek:''Bir Şah'a kul oldum ki,cihan ana gedadır!(fakir,kimsesiz)''mısralarını yazmak suretiyle kulluğunu asırlara haykıran bir Padişah...


Peygamber yoldaşı Eba Eyyüb'ün türbesini yapmadan kendine saray yaptırmayan Padişah,içki içer mi?Bütün emeklerini yakar yıkar mı?

Bunu devasa hocalarına kabul ettirebilir mi?

Daha da önemlisi,sarhoş bir padişah Peygamber övgüsüne mazhar olabilir mi?

(Kayıtdışı Tarihimiz-Yavuz Bahadıroğlu Sayfa 114-115)

II.Abdülhamid’in açtırdığı İşitme Engelliler Okulu



Osmanlılarda ilk İşitme Engelliler Okulu, II.Abdülhamid tarafından kurulan (1902) Yıldız Sağırlar Okulu'dur.

 Bu okulda, günümüz Türk İşaret Dili’nin muhtemel alt yapısını oluşturan Osmanlı İşaret Dili, öğretmenler tarafından okullarda sözel dille beraber kullanılıyordu. 

Tıpkı yazılı dilde olduğu gibi, bu okulda kullanılan işaret alfabesi de şu anda kullanılan alfabeden farklıydı.

 Bu okullarda batıda kullanılan işaret dillerinin kullanıldığına dair de hiçbir kanıt yoktur.

Tarihte Türk İşaret Dili

Türk İşaret Dili'nin tarihçesiyle ilgili bilgilerimiz, işaret dili görsel bir dil olduğu ve dolayısıyla kağıda geçirilmesi zor olduğu için oldukça kısıtlıdır. Türk tarihinde işaret dilinin varlığı ve eğitimde kullanımıyla ilgili arşivler Osmanlıca olduğu için bu konuda yoğun bir arşiv çalışması gerekmektedir. Şu ana kadar edindiğimiz bütün bilgiler en azından Osmanlı işaret dilinin batıda kullanılan işaret dilleriyle bir ilişkisi olmadan geliştiğini ve bu açıdan oldukça özgün bir işaret dili olduğunu göstermektedir.

Dünyada her işaret dilinin başlangıcı işitme engellileri bir araya getiren bir kurumun, yani okulun, kurulmasıyla eş zamanlı olarak düşünülmektedir. Çünkü bir kurum aracılığıyla bir araya gelemeyen işitme engelliler evlerinde kendi işaret dillerini geliştirip ortak bir dil oluşturamazlar. Fransa'da 1770'li yıllarda sağırların kullandığı el hareketleri, grameri olan bir dil olarak kabul edilmiş ve okullarda öğretilmeye başlanmıştır. Daha sonra bu yöntem bir Fransız işaret dili bilimcisi tarafından Amerika'ya taşınmış ve orada 1817'de Thomas Gallaudet tarafından sadece sağırlara eğitim veren, ilk işaret dili öğreten okul kurulmuştur (şimdiki adıyla, Gallaudet University).

Miles (2000) 'ın Osmanlılar hakkında batıda çıkan yazılardan ve Evliya Çelebi'nin notlarından yaptığı derlemelere göre 1500-1700 yılları arasında Osmanlı sarayında mahkemelerde hizmet etmeleri amacıyla bulundurulan bir sağırlar topluluğu yer almaktaydı. (Bu yıllarda batıda işitme engellilerin kullandığı dil ise hiçbir kurumun parçası değildi). Hatta bazı sultanların bu dili öğrendikleri ve halka bir tercüman aracılığıyla hitab ederken işaret kullandıkları da arşivlerde yer almaktadır. Ancak yine Miles' a göre, saraydaki işitme engellilerin ve bir dönem üst sınıfın kullandığı iletişim sisteminin, o sıralar halkın kullandığı işaret diline ne kadar benzediği ve bu sistemin ne kadar gramerleşmiş olduğu kesin değildir. Örneğin, bu sistem saraydaki yeni doğan işitme engelli çocuklara öğretilmemiş ( bir dilin gramerleşmesi için gerekli olan bir kriter), bu topluluğa yeni katılanlar yine yetişkin sağırlardan alınmıştır. Sonuç olarak topluluğun kullandığı dilin gramerleşmiş olma olasılığı düşüktür ve TID'in başlangıcının bu kadar eskilere gidip gitmediği tartışılır.

Osmanlı'larda ilk işitme engelliler okulu Osmanlı döneminde II. Abdülhamit tarafından kurulan (1902) Yıldız Sağırlar Okuludur. Bu okulda, günümüz Türk İşaret Dili'nin muhtemel alt yapısını oluşturan Osmanlı İşaret Dili, öğretmenler tarafından okullarda sözel dille beraber kullanılıyordu. Tıpkı yazılı dilde olduğu gibi, bu okulda kullanılan işaret alfabesi de şu anda kullanılan alfabeden farklıydı. Bu okullarda batıda kullanılan işaret dillerinin kullanıldığına dair de hiçbir kanıt yoktur.




29 Eyl 2013

BABAM SULTAN ABDÜLHAMİT (3. BÖLÜM)


SULTAN II ABDÜLHAMİD'İN KIZI AYŞE OSMANOĞLU BABASINI ANLATIYOR  3

-------------------------------------------------------------------

II.Abdülhamid\'in Alman İmparatoru Wilhelm İçin Söyledikleri

            Alman İmparatoru Wilhelm iki defa İstanbul\'a gelerek II. Abdülhamid\'i ziyaret etmişti. Padişah dünya siyasetindeki konjonktür gereği Almanya ile münasebetlere özel önem vermekteydi. 

Ayşe Sultan\'ın hatıratındaki bilgilere göre II. Abdülhamid Almanya İmparatoru, Türk-Alman münasebetleri ve bu vesileyle kendi devlet siyasi hakkında şunları söylemişti:

            "Saltanat zamanımda iki defa İstanbul\'a geldi.  Kendisini yakından tanıdım. Genç, faal, nazik, sevimli bir zattı. Bismark\'ı yere çarptıktan sonra onun rolünü kendi üzerine aldı. 

Fakat Bismark kadar tecrübeli ve akıllı değildi. Ben Alman politikasına çok ehemmiyet vermekle beraber öteki büyük devletleri de gözden kaçırmaktan ve gücendirmekten daima sakındım. 

Politikamı daima teraziyle tarttım. İmparatorla şahsi dostlukla devamla beraber Rusya İmparatoru\'na da fırsat düştükçe dostluk gösterdim. Coğrafi mevkiimiz bunu icap ettiriyordu. İstanbul\'a ikinci gelişince Almanya İmparatoru ile bir akşam hususi görüşmemiz esnasında birden bir kalktı. İki elimi birden tuttu. 

-"Avrupa\'da bir harp zuhur ettiği takdirde bizim tarafa geçersiniz değil mi Majeste?" dedi. 

Cevaben

-"Aziz dostumsunuz, fakat size şimdiden söz verme hakkına haiz değilim. Bunu ancak o zaman düşünebilirim" dedim. 

Devletimin menfaatlerini düşünmeden hiçbir devletin arzusuna hedef olamazdım. Avrupa\'da siyasi vaziyet her an gerilmekte idi. Ne zaman olsa umumi bir harp çıkacaktı.

 Fakat bizim bir tarafa temayül göstermemiz, yavaş yanmakta olan ateşi alevlendirebilirdi. Buna sebep olara biz gösterilirdik. Herkes ben diplomatım demekle diplomat olmaz.

 Bismark hakiki diplomattı. Avrupa\'nın ruhunu bilir. Kendisiyle hususu yazışmalarım vardır. Aramızda karşılıklı bir çok mektuplar gönderilmiştir. Almanlar, askerlikte ve çalışkanlıkta birinci derecede bir milletti.

 Ama Rusların nüfus kuvvetine, İngilizlerin sinsi politikasına karşı gelebilirler miydi? Burası kestirilemez. Ben hiçbir devlete söz verip bağlanmadım. İngiltere ve Fransa\'nın gözleri daima doğuda idi.

 Bilhassa Müslümanlarla aramızda nifak çıkarmak emelleriydi. Kuvvetimizi bu suretle kırmak istiyorlardı. Halifelik politikasıyla bunu önlemek istiyordum. Bu çıban başı çıkarmamak için çok çalıştım. Avusturya İmparatoruyla da ayrıca dostluğum vardı.

 İtalya Kralı da dostumdu. Karadağ Prensi\'ni daima elimde tutuyor ve maaş veriyordum. İyi adamdı. Bulgarlara gelince, onlar Rusya\'nın şımarık çocuklarıydı. Bulgaristan Prensi Ferdinand\'ı özel yaverim yaparak okşuyordum. Görüştüklerim arasında Ferdinand kadar şeytanı zekaya sahip bir kimse tanımadım diyebilirim. 

İşte bu şımarık çocukların başında şayan-ı hayret zekaya sahip biri bulunuyor. Rusya gibi bir kuvvete dayanıyordu. Savaştan daima kaçındım. Allah millet ve devletime zeval vermesin."  

--------------------------------------------------------------------

İran Şahı: "Sizin Gibi Bir Padişah\'a Ancak Kuran\'ı Kerim Hediye Edebilirim" Demişti

İstanbul\'u ziyarete gelen bir başka hükümdar da İran Şahı Muzafferüddin idi. Şah\'ın İstanbul ziyareti hatıratta özet olarak şöyle anlatılmaktadır:

Şahın geleceği öğrenilince sarayda hazırlıklar başlamış, Şah\'ın kabulü için Acem köşkü hazırlanmıştı. Şah, Çırağan Sarayı tarafından kapıdan girecek, bu küçük köşkün salonunda bir kabul resmi yapılacaktı. Ondan sonra da Şale köşküne gidilecekti. 

Merasim pek parlak oldu. Askerler dizilmişti. Şah\'ın marşı çalındı. İran Şahı mücevherler içindeydi. Kalpağının üstünde bir tek taşı vardı ki baha biçilemeyecek kadar kıymetli olduğunu o zamanki gazeteler hep yazmıştı. Parıltısı göz kamaştırıyordu. 

Şah, babama bir Kuran-ı Kerim vermiş, verirken "sizin gibi bir Padişaha, bir Halifeye ancak Kuran-ı Kerim hediye edebilirim" demişti. Hediye edilen kuran altın bir çekmece içindeydi ve üzerine "La ilahe illallah, Muhammedun Resulullah" yazılmıştı. 

Akşam Şah\'ın şerefine ziyafet verildi. Yabancı elçiler ve vezirler davet olundu. Şah, Şale köşkünde bir hafta kadar misafir kaldı. 

------------------------------------------------------------------------------

27 Eyl 2013

Tayland’da Osmanlı mührü



VİDEO 1



VİDEO 2
















































Tayland'da İslamın 700 yıllık geçmişi olduğu kaydediliyor. Taylandlı Müslümanlar Sultan Abdülhamid döneminde Hilafete biat etmişti

Dünyada turizmin en cazip merkezlerinden, Güney Asya ülkesi Tayland, kendine has tarihi, kültürü ve yaygın Budist inancının dışında büyük bir Müslüman nüfusa evsahipliği de yapıyor.

Tayland'ın başkenti Bangkok'ta 55 civarında cami olduğu kaydediliyor. Kentteki camilerin birinde ise bir Osmanlı izi var.

Bangkok'un varoşlarının bulunduğu Caran Kurun bölgesinde ara bir sokakta bulunan cami 1916 senesinde inşa edilmiş.

Tarihi kayıtlara göre doğrudan bir Osmanlı etkisi görülmese de başkent Bangkok'taki neredeyse yüz yıllık Bang Uthit Camisinin girişinde dev bir Osmanlı Arması işlenmiş.

-Sultan Abdülhamid'in hatırası-

Camide bulunan Osmanlı arması dikkatli incelendiğinde armanın üzerinde Sultan II. Abdülhamid'in tuğrası dikkati çekiyor.

Osmanlı'nın yıkılış dönemine denk gelen ve Sultan II. Abdülhamid'in hal'inden 7 sene sonra inşa edilen camideki Devleti Aliyye armasının ilginç bir hikayesi bulunuyor.

Osmanlı Devletinin son hükümdarlarından Sultan II. Abdülhamid Osmanlı'nın uyguladığı İttihad-ı İslam siyaseti çerçevesinde (dünya Müslümanlarını Hilafet çatısı altında birleştirme, Pan-İslamizm) tüm dünyadaki Müslümanlara ya ilim adamları göndermiş, ya da kurduğu Hafiye Teşkilatının mensuplarını göndererek Osmanlıyı ve Hilafeti anlatmıştı. Bu siyaset sayesinde dünya Müslümanları Osmanlı halifesine biat etmiş, Çin'den Afrika'nın birçok noktasına kadar camilerde hutbeler Osmanlı halifesine okunmaya başlamıştı.

Cami cemaati ve çevredeki Müslümanlar o dönem, bugünkü Tayland olan Siam Krallığında yaşayan Müslümanlar olarak İslam'a ve hilafete bağlılıklarını yinelemek için 20. yüzyılın başlarında Sultan ve Halife II. Abdülhamid'den bir nişane talep edildiğini ve bu taleplerinin kabul gördüğünü ifade ediyor.

-Hilafete bağlılık ifadesi-

Bu talebin ardından Osmanlı'nın Siam krallığı Müslümanlarına kendilerine numune olacak bir Osmanlı arması gönderdiği kaydediliyor.

Armanın ellerine ulaşmasının ardından ülkedeki Müslümanların yeni yapılan camilerinin giriş kapılarının üzerine bu armanın aynısını yapmaya başlayarak Hilafete olan bağlılıklarını ifade etmeye çalıştıkları ifade ediliyor.

Osmanlı'nın yıkılışı ve hilafetin ilgasının ardından ise Taylandlı Müslümanların bu uygulamaya son verdiği kaydediliyor.

Bangkok'ta Müslümanların yoğun olarak yaşadığı bölgede bulunan cami bugüne kadar yıkılmadan ve önemli bir tahribat görmeden sade mimarisi ve girişte bulunan Osmanlı Arması ile hala ayakta.

Caminin avlusunda bulunan külliyesinde bulunan okulda halen eğitim verilirken, okulda armanın tarihçesi ve anlamını da anlatan bir pano bulunuyor.

-Tayland'da İslamın tarihi-

Uzmanlar Tayland'da İslamiyetin 700 yıllık geçmişi olduğunu kaydediyor. İslamiyetin ülkede Sukothai Krallığı döneminde yayılmaya başladığı ve günümüze kadar artarak devam ettiği belirtiliyor.

Ülkede Müslülmanların sayıları hakkında net bir bilgi verilmiyor. 2009'da Tayland'da bulunan Pew Araştırma Merkezi adlı bağımsız bir kuruluş araştırmasında ülkede 4 milyon Müslüman bulunduğu belirtilirken, bazı bilim adamları da bu sayının 8 ila 10 milyon arasında olduğunu iddia ediyor.

Ülkede yaşayan Müslümanların yüzde 90'ının Sünni olduğu belirtilirken, halkın inancını özgür bir şekilde yaşadığı söyleniyor.

Bangkok ve Tayland'da bütün camilerden kralın tanıdığı yetkiyle ezanlar cehri (sesli) olarak okunuyor.

Tayland'da helal gıdanın yaygın olduğu gözlenirken, bölgede bulunan Müslüman tüccarlar ve yerel Müslümanlar sayesinde helal gıdaya ulaşmanın kolay olduğu belirtiliyor.

Tayland'da ağırlıklı olarak çevresindeki ülkelerden ve Arap tüccarlar sayesinde İslamiyetin yayıldığı kaydedilirken, ülkede müslümanların büyük çoğunluğunun güneyde yaşadığı kaydediliyor.

Ülkenin güneyindeki Yala, Pattani and Narathiwat bölgelerinde Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı belirtilirken, o bölgelerdeki nüfusun merkezi hükümetle birçok konudaki anlaşmazlıkları istikrarı olumsuz etkiliyor.

AA






26 Eyl 2013

BABAM SULTAN ABDÜLHAMİT (2. BÖLÜM)




SULTAN II ABDÜLHAMİD'İN KIZI AYŞE OSMANOĞLU BABASINI ANLATIYOR  2

---------------------------------------------------------------------------------


            Kimseye "Sen" Diye Hitap Etmezdi

    Bir kusurumuzu gördüğü ve hissettiği zaman bizlere bir şey söylemez, analarımıza haber gönderirdi. Huzurunda ne suretle konuşacağımızı, nasıl hareket edeceğimizi bir de pek iyi bilirdik.

 Çok sade giyinmemizi isterdi. Cicili bicili şeyler giyinmemizi istemezdi.  El işaretleriyle, yüksek sesle konuşmamızı istemezdi. Daima sakin ve nazik hareketli olmamıza dikkat ederdi. 

Büyüklerimize, annelerimize, kardeşlerimize daima saygılı davranmamızı, önlerine geçmeyip sıramızı muhafaza etmemizi ister, şımarıklıktan hiç hoşlanmazdı.

            Kimseye "sen" diye hitap etmezdi. Bizlere ya kızım veya sultan diye hitap ederdi. Kadınlarına da pek saygılı muamelede bulunurdu. 

--------------------------------------------------------------------

    Sultanın Resme ve Marangozluğa Merakı

            Ayşe Sultan, babasının resme ve marangozluğa merakını şöyle anlatmaktadır:

 Babam manzara ve çiçek resimlerinden hoşlanırmış. Biraz da portre yaparmış. Annemle evlendiği zaman onun karakalem bir resmini yapmış. Sarayda güzel tablo koleksiyonları da vardı. Bunları da babam toplamıştır. 

            Babamın marangozluğa olan merakı babası zamanında başlamıştır. Çünkü Abdülmecid Han da marangozlukla uğraşmış ve yanında Halil Efendi adında pek usta bir sanatkar varmış.

 Onunla birlikte çalışırmış. Babam bu Halil Efendi\'den ders alırmış, onunla birlikte çalışırmış. Avrupa\'dan yeni sistem bir çok aletler getirtmişti. Yaptığı bir çok sedefli, oymalı eşyalar Yıldız Sarayında idi. 

--------------------------------------------------------------------------

         Geceleri Kitap Okutturma Merakı

            Sultanın özel meraklarından biri de geceleri kitap okutturup dinlemekti. Ayşe Osmanoğlu, Padişahın geceleri kitap okumakla ilgili olarak şunları söylediğini yazar:

              "Gündüzleri beni meşgul eden işlerin ağırlığından kurtulmak, zihnimi başka taraflara sevk edip düşüncelerimi defetmek ve rahat uyuyabilmek için her gece odamda kitap okutuyorum. 

Okuttuğum eserler   ciddi olunca büsbütün uykum kaçıyor. Onun için bir takım romanlar tercüme ettiriyorum" der gülerek ilave ederdi: "Küçüklüğümde dadım bana ninni söylerdi. Şimdide okunan kitaplar aynı tesiri yapıyor. Esasen yarı dinliyor, yarı dinlemeden uykuya dalıyorum. İşte benim uyku ilacım budur."  

---------------------------------------------------------------------

Sultan Kızını Kaybedince Hamidiye Etfal Hastanesini (Şişli Çocuk Hastanesi) Yaptırttı

            II.Abdülhamid\'in ilk evladı 1868 ‘de doğan Ulviye Sultan feci bir kaza neticesinde 7 yaşında yanarak ölmüştü. Padişah, ilk evladının acısını hiçbir zaman unutmamıştır. Hatıratta verilen bilgiye göre II. Abdülhamid son zamanlarına kadar ondan bahsederken içini çeker ve diğer çocuklarına "Allah sizleri bana bağışlasın" derdi. 

            Padişah\'ın kaybettiği ikinci evladı Hatice Sultan olmuştur. Hatice Sultan öldüğünde 8 aylık idi. Ayşe Osmanoğlu\'nun yazdıklarına göre Hatice Sultan\'ın ölümü ve bu ölüme bağlı olarak Hamidiye Etfal Hastanesi (bugün ki Şişli Çocuk Hastanesi)\'nin kurulması şöyle olmuştu:



             Hatice Sultan\'ın hastalığını bir türlü teşhis edemeyen doktorlar tedavisinde aciz kalmışlardı. O zamanın mühim doktorlarından olan Besim Ömer Paşa ile Almanya\'dan yeni gelmiş bulunan doktor İbrahim Paşa ellerinden geldiği kadar uğraşıp yavruyu kurtarmaya çalışmışlarsa da muvaffak olamamışlardır. Babam üzüntüsünden "Allah\'ım, evladımı bana bağışla"  diye dualar etmişse de takdir yerini bulmuştur.

   Ayşe Osmanoğlu\'nun yazdıklarına göre, Hamidiye Etfal Hastanesi\'ni bu çocuğun adına yaptırılmış İbrahim Paşa\'yı da başhekim olarak tayin edilmiştir.

 Sultan II. Abdülhamid 

"Benim çocuğum kurtulamadı. Kim bilir fakir fukaranın çocukları nasıl bakılıyor. Hiç olmazsa bir hastane yaptıralım da benim gibi bir çok babanın kalbi yanmasın" demişti. Son sistem ve Alman usulü yapılan bu hastanenin aletleri Almanya\'dan getirtilmişti. İstanbul\'un en seçme doktorları bu hastanede çalışmışlar, hastane hemşireleri de Almanya\'dan gelmişlerdi. 

------------------------------------------------------------------------------

23 Eyl 2013

İngiltere’nin İstanbul sefirliğinde bulunmuş olan Sir James Porter, bir Türk ve İslâm düşmanı olmasına rağmen şunları söyler:



İngiltere’nin İstanbul sefirliğinde bulunmuş olan Sir James Porter, bir Türk ve İslâm düşmanı olmasına rağmen şunları söyler:

“Osmanlı’da yol kesme, ev soyma, dolandırıcılık ve yankesicilik gibi hâdiseler âdetâ meçhûl gibidir.

 Harp hâlinde olsun, sulh hâlinde olsun, yollar da evler kadar emîndir. Bilhassa anayolları takip ederek bütün Osmanlı mülkünü en mutlak bir emniyet içinde baştanbaşa dolaşabilmek her zaman mümkündür.

Dâimî bir seyr u seferle yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuâtın fevkalâde azlığına hayret etmemek kâbil değildir. Nice yıllar içinde ancak nâdir hâdiselere tesâdüf edilebilir.”

Gerek İstanbul’da gerekse İmparatorluğun diğer şehirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tereddüde imkan bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.”

ALINTI...


1922 Meclis Onların işleri aralarında danışma, görüşme (şura) iledir.


1922 Meclis – Şûra Sûresi, 38.ayet

1922 Meclis - Şûra Sûresi, 38.ayetYıl 1922 veya 1923 olmalı. 

İsmet Paşa Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde konuşuyor. Derin Tarih dergisinde fotoğraf ile birlikte şu bilgiler veriliyor: 

Arkasındaki hat levhasında zannettiğiniz gibi “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” yazmıyor.

 Ya ne yazıyor? Kur’an-ı Kerim’de şura ile ilgili ünlü bir ayet bu: “Ve emruhum şûrâ beynehum” (Şûra Sûresi, 38.ayet).

Anlamı şöyledir:

 “Onların işleri aralarında danışma, görüşme (şura) iledir.” 

Şimdi Milli Mücadele yıllarında TBMM’nin bir ayetin gölgelsinde çalıştığı o benzersiz günlerin Cumhuriyetten sonra fotoğrafları bile kaybettirilmiş…

Kaynak:Derin tarih

Mustafa Armağan: "Kızıl Pençe'yi Atatürk Yönetiyordu"


Mustafa Armağan: "Kızıl Pençe'yi Atatürk Yönetiyordu"

İstiklal Savaşı'nı zaferle bitirdikten ve bağımsızlığımızı Lozan barışıyla tamamladıktan sonra milletin fakirlik ve cahillikten kurtulması için özgür bir hava içerisinde, bilimsel esaslara dayanılarak bir programın hazırlanmasını teklif etmiştim. Ancak teklifim kale alınmadı. Birtakım kişisel düşünceler ve yeni türedilerin ikiyüzlülükleri arasında boğuldu gitti. Böylece İstiklal Savaşı'nın ilk temelini atan arkadaşlarla birlikte muhalefete geçme kararını vermeye mecbur kaldık.

Bu esnada İstiklal Savaşı'nın esaslarını yayınlama ve hiç değilse münasip bir fırsatta Meclis kürsüsünden özetleyerek gerçeği milletin gözü önüne koyma fikrimi yakın arkadaşlarım doğru bulmadı. Gösterdikleri sebep şuydu: Gazi'nin kendi samimi çevresini kaybetmesinin bir etkeni de "Her şeyi ben yaptım" iddiasıdır. Şimdi aynı duruma siz düşeceksiniz.

Şunu da söylemeliyim ki bu hususta bana engel olanların başında partimizin liderlerinden Rauf (Orbay) Bey gelir.

"Nasıl olsa gerçek meydana çıkar, milletin size büyük teveccühünün bir sebebi de büyük tevazunuzdur. Gazi, Nutuk'unda her şeyi şahsına mal ederek kendisini düşürmüştür. Şimdi siz "Hayır, esası ben kurdum ve milli akımı ben yoluma koydum" iddiasına kalkışırsanız aynı kapıya çıkarsınız" dediler.

Oysa okullarda "Tarih" diye, İstiklal Savaşı yalan yanlış okunduğu gibi, aynı şeyler konferanslar, makaleler ve eserlerde bol bol yazılıyordu.

Mustafa Armağan.

(Kızıl Pençe, Timaş Yayınları,
Mart 2012, İstanbul, Sf: 250, 251, 252.)

Din Yok, Milliyet Var




“Milletvekili Ruşenî Eşref Barkın 1926′da yazdı.

Atatürk’ün kenar notları: “Aferin! Alkışlar!”

ilginç bir belge, Cumhurbaşkanlığı Köşkündeki Kütüphanede bulunan “Din Yok, Milliyet Var” başlıklı IV+247 sayfalık bir yazmadır.[1] Yazar “Birkaç Söz” başlığı ile yazdığı önsöze şu ilk cümleyle başlıyor:

“Bu kitabı, dinlerin iç yüzünü milletime göstermek ve milletimi bu beladan kurtarmak için yazdım!..”

Bu cümle ile başlayan bir eserin nasıl devam edeceğini tahmin etmek güç olmasa gerektir.

Biz yine de bir-iki cümle alıntılayalım:

“Bizim kutsal kitabımız, bilgiyi esirgeyen, varlığı taşıyan, mutluluğu kucaklayan, Türklüğü yükselten ve bütün Türkleri birleştiren “ulusalcılığımız”dır.

O halde felsefemizde “din” sözcüğünün tam karşılığı “ulusalcılıktır.” Ulusunu seven, ulusunu yükselten ve ulusuna dayanan insan, her zaman güçlü, her zaman namuslu ve her zaman onurlu bir insandır. Yüksek bir ulusun, ulusalcı bireyleri, ak günde mutlu, kara günde dayanıklı ve kanlı günde ezicidir.”

Bu kadar yeterli sanırım…

“Ruşenî” imzasıyla, 1926 Ekim ayında Istanbul Erenköy’de kaleme alınan bu deneme, M. Kemal Atatürk tarafından okunarak bazı yerlerine “alkışlar” bazı yerlerine “bravo” veya “aferin” şeklinde işaret ve notlar konulmuştur. Denemenin yazarı IV, V ve VI. dönemlerde Samsun milletvekilliği yapmış olan Ruşenî Barkur’dur. Hatırlayalım, o tarihlerde milletvekilleri M. Kemal tarafından atanmaktaydı.[2] Yani yazar dine hakaret ettiği halde ödüllendirilmiştir.

KAYNAKLAR;

[1] Kültür Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü, Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu, 1, Ankara 1979, sayfa 16.

[2] Bilim ve Ütopya Dergisi, Ruşenî’nin Atatürk’e Sunduğu Kitap: “Din Yok Milliyet Var”, Şubat 2000, sayı 68.


22 Eyl 2013

İlk elektrikli otomobili Abdülhamid kullandı






Bundan tam 123 yıl önce elektirkli arabanındireksiyonunda olan isim de aracıİngiltere'den sipariş eden de SULTAN II. ABDÜLHAMİD'di..!!

Türkiye, bu sene içinde çevre dostu, hız tutkunu ve yakıt tasarrufu sağlayan ilk elektrikli araçlarıkullanmaya hazırlanıyor, oysa bu otomobillerbundan 123 yıl önce Yıldız Sarayı'nda teker döndürdü bile. 

Direksiyondaki isim de aracıİngiltere'den sipariş eden II. Abdülhamid Han.
İlk elektrikli arabalardan biri 1837'de İngiliz Robert Davidson'un ürettiği otomobildi. Sultan Abdülhamid Han'ın bu aracı sipariş ettiği sanılıyor.


Gerekli altyapının oluşması ve yeterli şarj istasyonuna ulaşılmasıyla birlikte ilk elektrikli otomobiller, bu sene Eylül ayından itibaren Türkiye'de yollara çıkmaya başlayacak. Renault, Peugeot ve Mitsubishi arasında 'Türkiye'de ilk aracı ben sunacağım' yarışı yaşanırken, ilk elektrikli aracın bundan tam 123 yıl önceİstanbul'da teker döndürdüğü ortaya çıktı. 

Yani aslında ilk elektrikli otomobilindireksiyonuna 1888 yılında Sultan II. Abdülhamid Han geçti, üstelik test sürüşüsırasında bir de küçük bir kaza atlattı.

BAŞBAKAN BİNİNCE ARAŞTIRDI

Sultan II. Abdülhamid Han'ın hayatıyla ilgili bir çalışma hazırlayan gazeteci-yazar Hakan Yılmaz, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen sene (25 Aralık 2010) Başbakanlık Resmi Konutu bahçesinde Türkiye'nin ilk elektrik motorlu seri üretimotomobili olan Renault Fluence Z.E'yi kullanmasıyla bu otomobillerin dünya tarihsahnesine çıkışını merak etti. Araştırması sırasında araçların ilk kez Avrupa'da ve Sultan II. Abdülhamid Han zamanında ortaya çıktığı bulgusuna ulaşan Yılmaz, dönemindeki teknolojik gelişmelere yabancı kalmayan ufku geniş padişahın bu buluşa da duyarsız kalamayacağını düşündü. Bunun için Osmanlı arşivlerine başvuran Yılmaz, Sultan II. Abdülhamid Han'ın Avrupa'dan elektrikli araba siparişiverdiğine dair belgelere ulaştı..!

PADİŞAH İLK SİPARİŞİ VERDİ

Türkiye 135 km hıza ulaşabilen, çevre dostu, sessiz, düşük arıza ihtimalli, en yüksek yakıt desteği sağlayan ilk elektrikli otomobilin heyecanını yaşarken, Osmanlı belgeleri aslında ilk elektrikli arabayı ülkeye getirenin Sultan II. Abdülhamid Han olduğunu ortaya koydu.

 1888 yılında Londra Elçiliği'ne emir veren padişah, İngiltere'den ilk elektrikli arabayı sipariş etti. 

Deniz yoluylaİstanbul'a getirilen ilk aracın deneme sürüşünü de dönemin Maliye Bakanı yaptı. Sultan Abdülhamid Han da arabayı Yıldız Sarayı'nda bizzat kendisi denedi. Sultan'ın elektrikli arabayla küçük bir kaza yaptığı da rivayetler arasında.

HALK ARAÇLARDAN KORKUYORDU

Sultan, sayıları az da olsa otomobillerin yurt içine sokulmasında herhangi bir sakınca görmese de dönemin yolları araçların kullanımına pek de hazır değildi.Özellikle Ocak 1904'te İstanbul'daki Alman Konsolosluğu'nda çalışan bir memurun Almanya'dan elektrikli otomobil getirmeye çalışması ortalığı birbirine kattı. 

Beyoğlu Mutasarrıflığı'na gelen talep Zaptiye Nazırlığı'na iletildi. Ancak nazırlığın net bir yanıtı yoktu; çünkü o güne kadar gönüllü olarak izin verilmeyen bu araçlara müsaade edilmesi halinde bunun yabancılardan gelecek benzer taleplere kapı açmasından endişe ediliyordu.

 Alman Sefareti'ne gönülsüzce verilen iznin ardından bir yıl sonra bu kez de İzmir'deki Fransız Konsolosluğu, Marsilya'dan 3 adet araç istetti. Ancak bu talebe tek bir şartla olumlu yaklaşıldı:

'Bu araçlar şehir ve kasaba dışında kullanılacak.' Çünkü klasik at arabalarınaalışmış, daha önce böyle bir taşıtla tanışmamış olan halk, önlerine hızla çıkan buotomobilleri görünce büyük bir şaşkınlık ve korku yaşıyor, bu da sıklıkla kazaların yaşanmasına yol açıyordu.

MÜHENDİSLERE OSMANLI NİŞANI

Teknoloji alanındaki her türlü gelişmeyi destekleyen Sultan II. Abdülhamid Han, elektrikli arabaları geliştiren şirketleri mükâfatlandırmayı da ihmal etmedi. 

Sultan, Aralık 1900'de Almanya Achen'deki bir otomobil fabrikasında çalışan mühendislerden Mösyö Herman Blum'e 5. rütbeden Mecidi Nişanı ile 1 yıl sonra Aix-la-Chapelle Otomobil Fabrikası Müdürü Mösyö Ashof'a 4. rütbeden Osmanlı Nişanı verilmesini emretti.

İşte o tarihi yazışmalar

Londra Sefareti'nin (Elçilik) 12 Mayıs 1888 tarihinde Osmanlı Devleti'ne cevaben yazdığı mektupta (ilk belge) şu ifadelere yer veriliyor:

'Padişah için sipariş edilen ve önceden denemesi yapılmış olan elektrikliarabanın on beş- yirmi gün önce deniz yoluyla İstanbul'a gönderildiği... Yine önceden denemesi yapılmış elektrikli sandal tadîlâtının henüz bitirildiği ve tarafımdan da ikinci kez denemesinin yapıldığı... Hareketinden kaynaklı olarak çarkından çıkan sesin ise, zaman geçtikçe makinelerin kullanımıyla kaybolacağının düşünüldüğünün imâlâtçısı tarafından bildirildiği... Bu durumların iletilmesinde acele edildi. Bu konuda emir ve ferman padişahımızındır.'

DURUM PADİŞAHA İLETİLİYOR

Londra Elçisi'nin yazısı üzerine Maliye Bakanı, durumu Sultan II. Abdülhamid Han'a 'Hazîne-i Hâssa-ı Şâhâne' başlıklı bir yazıyla (ikinci belge) şu şekilde iletiyor:

'Padişah için sipariş edilen ve önceden denemesi yapılmış olan elektrikliarabanın on beş-yirmi gün önce deniz yoluyla İstanbul'a gönderildiği... 

Yine önceden denemesi yapılan elektrikli sandalın ise tadîlâtının henüz yapıldığı... Tarafımdan da ikinci kez denemesinin yapıldığı?.

 Bu hususun Londra Sefareti'nden gelen ve ekte sunulan 12 Mayıs 1305 tarih ve on dört numaralıyazıda gösterilmiş olduğu arz olunur.


 Bu konuda emir ve ferman padişahımızındır.' (5 Şevval 1306 / 22 Mayıs 1305 (1888-1889) Hazîne-i Hâssa Nâzırı.

ALINTI
http://www.zaman.com.tr/ekonomi_elektrikli-otomobili-ulkemizde-ilk-kez-2-abdulhamid-kullandi_1266506.html



Ahsarla

Popüler Yayınlar Son 7 gün

Sultan İkinci Abdülhamit Han

CHP döneminde

CHP döneminde
CHP döneminde

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *